Astay Yatirim

GazetePARC E-Bülteni

 
E-Bülten Arşivi
3. Kopru

Haberler

Forumda tartışYazıları büyütYazıları küçültBu sayfayı yazdırBu sayfayı arkadaşına gönderBu sayfayı rapor et

İstanbul'un mimarî fethi mi, katli mi?

Tarih: 30 Mart 2009 Kaynak: Taraf Yazan: Ayşe Hür
2600 yıllık şehir
Madem seçimlerden bahsedemiyoruz, ‘2010 Yılı Avrupa Kültür Başkenti' İstanbul'dan söz edelim. 1985'ten bu yana her yıl Avrupa kentlerinden bir ya da birkaçı Avrupa Kültür Başkenti (AKB) olarak seçiliyor. ‘AKB' olmanın temel koşulu kentin Avrupa'nın kültür zenginliğini ve çeşitliliğini barındırması. 1985'ten beri 39 kent Avrupa'nın kültür başkenti oldu. (Bazı yıllar iki, 2000 yılında dokuz şehir seçilmişti.) AB Parlamentosu'nun 1999'da AB üyesi olmayan ülkelerin de kültür başkenti olmasına olanak sağlamasının ardından Türkiye de aday olma hakkını kazandı ve hükümetin başvurusu üzerine, 2006 yılında, ‘2010 Avrupa Kültür Başkenti' seçildi.

İstanbul'un ‘AKB' olmanın temel koşulunu karşılayıp karşılamadığı meselesi bir yana, 2006'dan beri ne yapıldı derseniz, doğrusu ben henüz fark edebilmiş değilim. Halbuki bu tür projelere halkın ve sivil toplum örgütlerinin katılımı hayati öneme sahip. Üstüne üstlük, geçen hafta, 2010 AKB Ajansı'nın dört ağır topu, Nuri M. Çolakoğlu, Prof. İskender Pala, Prof. Metin Sözen ve Gürhan Ertür, istifalarını verdiler. İstifaların AKB'deki hükümet temsilcisi Eyüp Özgüç'le yaşanan görüş ayrılıklarından kaynaklandığı söylendi. Görüş ayrılıklarının hangi konularda olduğunu henüz bilmiyoruz, çünkü AKB Ajansı şeffaf davranmıyor, ama 2010 yılına 9,5 ay kaldığını ve ortada tamamlanmış bir proje olmadığını düşünürsek, durumun vahameti anlaşılabilir. Ajans yeni kadrolarını buluncaya kadar, bari biz boş durmayalım ve İstanbul'un görkemli tarihinde küçük bir geziye çıkalım, ne dersiniz?

Büyük ölçüde coğrafyasının dikte ettirdiği bir tarihi yaşayan İstanbul, uzun ve karmaşık tarihi boyunca coğrafi konumunun sağladığı avantajlarla ticari, askeri, yönetsel bakımdan stratejik öneme sahip oldu. Üç bin yıl boyunca yangınlara, sellere, depremlere; isyanlara, ayaklanmalara; Avar, Arap ve Slav akıncılarına, Latin talancılarına direndikten sonra Türklere teslim oldu. Fatih'in orduları 29 Mayıs 1453'te Konstantinopolis'e girdiğinde şehrin eski görkeminden eser yoktu. 6. yüzyılda 500 bin olan nüfus 50 bine kadar düşmüş, anıtsal yapılar, kamu binaları ve konut alanları harap olmuştu. Derhal imar faaliyetlerine girişen Fatih şehrin genel planına dokunmadı.

Osmanlı İstanbul
Sokak ve meydan yapısı olduğu gibi korundu, sarnıçlar, suyolları ve surlar onarıldı. Göçebeliğin bir sonucu olarak yeşil tekrar şehir dokusuna girdi. Nüfusun en fazla yoğunlaştığı yerler dışında bütün evler bahçeli hale geldi. Konut yapımında taş ve tuğla yerine ahşap kullanıldı. Çünkü ahşap hem ucuz hem de kullanımı kolaydı, ayrıca şehrin iklimi ile de uyumlu idi. Ancak bu seçim, bitmek tükenmek bilmeyen yangınlarla şehrin defalarca yıkılması ve yeniden yapılması demek oldu. Yeni kurulan mahalleler, şehir içinde köyler gibi örgütlendiler. Her mahallenin zengini ve yoksulu birlikte yaşadı. Ortaklığın temeli etnik ve dinsel bağlardı. Mahalleler yüzlerini merkeze, sırtlarını şehrin diğer bölgelerine çevirdiler. Böylece Konstantinopolis'teki saydam şehir dokusu yerine daha mat, daha mahrem, daha gölgeli bir doku gelişmeye başladı. Devamı aşağıda...

Kuruluşundan 1850'li yıllara kadar Osmanlı Devleti'nde bir belediye örgütlenmesi yoktu. Devletin yapması gereken belediye hizmetleri, vakıflar aracılığıyla görülüyordu. İstanbul'un yöneticisi ise kadıydı. Ahali ile devlet arasındaki idarî, malî, askerî ve mahallî tüm sorunları çözmekle görevli olan kadılar ortalama 20-24 ay görevde kalırlardı. Kadılara esnafın örgütlendiği loncalar, çarşı-pazarı denetleyen muhtesipler ve zaptiye kuvvetleri yardım ederdi. İlk kadı Hızır Bey Çelebi, Sivrihisarlı köklü bir sipahi ailesinden geliyordu. Fatih Sultan Mehmet'in çok sevdiği bir âlim ve şair olan Hızır Bey Çelebi'den sonra İstanbul'da 422 kadı görev yaptı.

Şehremaneti'nin kuruluşu
İstanbul'da çağdaş anlamda belediye idaresi kurma girişimi, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul'a gelen çok sayıdaki İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin, mülteci ve göçmenlerin barındırılması sırasında ortaya çıkan hareketlilik ve karışıklığı düzenleme ihtiyacıyla ortaya çıkmıştı. Batılı devletlerin zorlamasıyla 1855'te Şehremaneti kuruldu. İlk Şehremini ‘Pepe' Salih Paşa'ydı. 1857'de İstanbul 14 belediye dairesine ayrıldı. Bunlardan en büyüğü ve önemlisi, Avrupalı tüccarların, Levantenlerin, gayrimüslimlerin yoğun olduğu Beyoğlu ve Galata'yı kapsayan Altıncı Daire-i Belediye idi. Bu isim, modernliği ile Tanzimat elitlerinin hayran olduğu Paris'in en gelişkin belediyesi olan ‘Sixième Arrondissement'a (6. Bölge) özenilerek konmuştu. (1855'ten I. Meşrutiyet'e kadar ikisi ‘ihtisap ağası', 18'i ‘şehremini' unvanıyla 20 yönetici göreve geldi.) 1877'de daire sayısı 20'ye çıkarıldığında veya 1880'de 10'a düşürüldüğünde de Beyoğlu, Altıncı Daire olarak kaldı. Ancak 1912'de belediye bölgeleri yeniden düzenlenirken, Beyoğlu Üçüncü, Üsküdar Altıncı Daire oldu. Belediye bölgelerinin rakamlarla adlandırılmasına 1913'ün başında son verildi.

Ankara-İstanbul gerilimi
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, çöken imparatorluğun merkezi İstanbul ile ‘Anadolu'nun ve Kemalist devrimlerin kalbi' diye nitelenen Ankara arasında yüksek bir gerilim doğmuştu. 16 Ekim 1923'te "Türkiye devletinin makarr-ı idaresi Ankara'dır" cümlesini içeren tek maddelik bir yasa ile İstanbul'un 2.600 yıllık özel işlevine son verildikten sonra, hâlâ ülkenin en büyük şehri olan ve limanları ile önemli bir ticari işlev üstlenen, okulları ile ülkenin kültür yaşamına yön veren İstanbul ile ilgili pek çok karar, o günlerde küçük bir kasaba olan Ankara'da alınıyordu. 16 Mayıs 1919'da Samsun'a gitmek üzere şehirden ayrılan Atatürk, 23 Ekim 1923'te Hamidiye zırhlısıyla Boğaz'dan geçerken, bir çatana ile zırhlıya yetişip huzuruna çıkmak isteyen Şehremini Ali Haydar (Yuluğ) Bey'i kabul etmemişti. Benzer tavırlar 1924'te, 1925'te ve 1926'da da gösterildiğinde, Atatürk'ün şehre küstüğünden kimsenin şüphesi kalmamıştı. Atatürk'ün dört gözle beklenen ziyareti ancak 1 Temmuz 1927'de gerçekleşti ancak şehrin kaderi hemen değişmedi.

Muhittin Üstündağ ve Henri Prost
Emniyet Genel Müdürü Muhittin Üstündağ 1928'de valiliğe getirildiğinde, Özel İdare ile Belediye birleştirildiğinden, Şehreminliği görevini de üstlenmişti. Muhittin Üstündağ döneminde, 1929 Dünya Büyük Buhranı yüzünden, zaten kıt olan kaynaklar daha da azaldığı için, 1930'da çıkarılan (ve 1982'ye kadar yürürlükte kalan) modern anlamdaki ilk Belediyecilik Kanunu'nun etkileri görülemedi.

Muhittin Üstündağ, daha önce başlamış olan Atatürk Bulvarı inşaatını sürdürdü, Kilyos, Büyükdere, Yalova ve Florya yollarını açtı ve buralardaki Atatürk Köşkleri'nin yapımına başladı. Florya ve Büyükada'daki plajların düzenlenmesi, eğlence yerlerinin Beyoğlu'nda toplanması onun projesiydi. 1930'da yazlarını Yalova'da geçirmeye başlayan Atatürk, İstanbul'a yaptığı ikinci ziyarette Beyazıt Meydanı'nın düzenlenmesini, Ayasofya ve Sultan Ahmet camilerinin onarılmasını emredince herkes umutlanmıştı ancak İstanbul'da şehircilik adına yapılanlar askerlerin kullandığı bazı binaların üniversitelere verilmesi, hanedana ait saray ve köşklerin kamu hizmetine sunulması gibi simgesel adımlardan öteye gidemedi.

Neyse ki, Ankara inattan vazgeçti de, Tanzimat'ın mirası olarak Batılı uzmanlara başvurma geleneği uyarınca 1933'te Almanya'dan H. Elgötz, Fransa'dan A. Agache, J. H. Lambert, Dr. I. M. Wagner gibi uzmanlardan raporlar istendi. Ancak bunlar yeterli bulunmadığından, 1936'da bizzat Atatürk'ün davetiyle, ilk kez 1904'te İstanbul'a gelen, 1926'da İzmir için bazı çalışmalar yapan Paris Şehircilik Enstitüsü üyelerinden Henri Prost İstanbul'a geldi. Modernleşme ile korumacılığı birleştiren bir yaklaşıma sahip olan Prost derhal İstanbul (Tarihî Yarımada) ve Beyoğlu'nun nâzım planlarını hazırlamaya başladı.

Lütfi Kırdar'la yeniden canlanış
Ancak Muhittin Üstündağ, Atatürk'ün ölümünden sonra görevinden alınacağı için bu planları uygulama mutluluğu 8 Aralık 1938'de atanan Lütfi Kırdar'a nasip olacaktı. Sadece vali-belediye başkanı değil, aynı zamanda CHP il başkanı da olan Lütfi Kırdar Kerkük'ün ünlü Kırdarzâdeler ailesinden geliyordu, tıp eğitimi almıştı ve Birinci Dünya Savaşı'yla Milli Mücadele döneminde Kızılay'da görev yapmıştı. İstanbul, Atatürk'ün küskünlüğünün doğurduğu durgunluktan Lütfi Kırdar sayesinde çıktı. Henri Prost, Lütfi Kırdar'ın desteğiyle, Fransız ve Türk mimar ve mühendislerinden oluşan bir grupla 15 yıl boyunca Tarihî Yarımada, Beyoğlu ve Kadıköy-Üsküdar'ı planladı. Prost'un vizyonuyla Beyazıt, Aksaray, Eminönü, Şişhane, Üsküdar ve Beşiktaş başta olmak üzere 18 meydan düzenlendi, Beşiktaş'ta Barbaros Anıtı dikildi, Mecidiyeköy, Haseki ve Levent'te, Emlak Kredi Bankası ile ortaklaşa evler yaptırıldı, isteklilere kura ve taksitle satıldı, Harbiye, Osmanbey, Nişantaşı ve Maçka bugünkü çehrelerine kavuşturuldu.

Lütfi Kırdar döneminde ayrıca Terkos, Kâğıthane ve Elmalı su hatları geliştirilerek, kişi başına düşen günlük su miktarı üç katına çıkarıldı. Şehrin çöp, kanalizasyon ve elektrik şebekesi geliştirildi, sağlık kurumlarındaki yatak kapasitesi iki katına çıkarıldı. Zincirlikuyu Asri Mezarlığı oluşturuldu, Edirnekapı, Merkezefendi ve Karacaahmet mezarlıkları iyileştirildi. Açık Hava Tiyatrosu açıldı, Taksim'de bugün Atatürk Kültür Merkezi denilen Opera Binası'nın inşaatına başlandı. Spor ve Sergi Sarayı ve İnönü Stadyumu inşa edildi. Tarihi Taksim Kışlası (ne yazık ki) yıkılarak Taksim Gezisi oluşturuldu. Yıldız Parkı ve içindeki bazı köşkler, Emirgân Korusu, Florya imar edildi. Taksim Belediye Gazinosu, Şehir Armonisi, Şehir Orkestrası gibi müzik ve sanat kurumları oluşturuldu.

Son Menderes Hükümeti'nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olan Lütfi Kırdar, 27 Mayıs 1960 darbesinde tutuklandı, Yassıada'da 17 Şubat 1961 tarihindeki duruşmada, Mahkeme Başkanı Salim Başol'un haşin sorgulaması sırasında geçirdiği kalp krizi sonunda yaşama veda etti, olaylı bir cenaze töreninden sonra kendi eseri olan Zincirlikuyu Asri Mezarlığı'na gömüldü.

‘Minimini Vali' Fahrettin Kerim Gökay
Köyden kente ilk toplu göçlerin başladığı, Demokrat Partili yıllarda İstanbul'un vali-belediye başkanı ‘emraz-ı akliye' (psikoloji) ordinaryüs profesörü Fahrettin Kerim Gökay'dı. Kısa boyundan dolayı "minimini valimiz, ne olacak halimiz" tekerlemesiyle anılan Fahrettin Kerim Gökay, Adnan Menderes'in şehrin imarını bizzat üstleneceği 1956'ya kadar oldukça bağımsız çalışma olanağı buldu. Gökay döneminde, Fatih-Edirnekapı, Laleli, Ayasofya ve Kapalıçarşı bölgelerindeki yollar yenilendi, asfaltlandı. Kadıköy yakasında II. Elmalı Bendi'nin temeli atıldı, Terkos-Kâğıthane arasına 42 kilometrelik isale hattı döşendi, Fatih Külliyesi onarıldı, cami ve çevresi güzelleştirildi, Eyüp Sultan Camii'nin etrafındaki evler yıkılarak, cami ortaya çıkarıldı, Fındıklı'daki Güzel Sanatlar Akademisi binası ve Ihlamur Kasrı onarıldı. Gökay, "Zeytinburnu ve Kazlıçeşme'nin babası" olarak ünlenmesini, bu bölgelerde yaptığı büyük imar faaliyetlerine borçluydu.

Klakson yasağı
Cumhuriyet elitlerinin halka bakışını gösteren kült cümlelerden biri olan "Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor" sözünün sahibi olan Fahrettin Kerim Gökay'ın en ilginç işi şehirde ‘klakson yasağı' getirmek olmuştu. Çünkü Gökay'a göre klakson sesi ruh sağlığını bozardı. Yine halkın ‘ruh sağlığı' için ‘Bahar ve Çiçek Bayramı' adı altında Gülhane Parkı'nda iki ay süren eğlenceler, Spor ve Sergi Sarayı'nda yılbaşı kutlamaları düzenledi. Ancak bütün bu olumlu işlerini, başta Rumlar olmak üzere gayrımüslim azınlıklara yönelik 6-7 Eylül 1955 yağmasındaki tutumu ile gölgeledi. 1988'de vefat ettiğinde terekesinden 630 tapu çıktığı söylendi.

Menderes'in fahri belediye başkanlığı
CHP'de yetişen kadrolarla kurulan DP, Cumhuriyet'in modernleşmeci ideolojisi ile Anadolu taşrasının dünya vizyonunu birleştirmişti. Buna bir de İkinci Dünya Savaşı'nın galibi ülkelerin dünyaya empoze ettiği demokrasi anlayışı ve kapitalist gelişme modelinin heyecanı eklenmişti. İstanbul, Lütfi Kırdar dönemi hariç, 30 yıldır el sürülmemiş bir kent olarak, Menderes'in bu vizyonu sahneleyebileceği uygun bir mekândı. Bütün bunların üstüne, İstanbul her açıdan büyük bir potansiyele sahipti ve dev bir oy deposuydu. Adnan Menderes ve ekibini en çok rahatsız eden şey, kargacık burgacık sokakların, dik yokuşların ve çıkmaz sokakların yarattığı trafik keşmekeşiydi.

Kişisel bir şov olarak imar
Henri Prost, 1947'de Paris'te Académie des Beaux-Arts'da sunduğu bildiride şunları söylemişti: "İstanbul'un modernleştirilmesini çok hassas bir ameliyata benzetebiliriz. Yapılan iş, bakir bir alanda yeni bir şehir yaratmak değildir; tam anlamıyla bir sosyal dönüşümün yaşandığı eski bir başkenti, zenginliğin gelişim süreçleri ve belki de düzeylerinin farklılaşması sonucunda yaşam koşullarının da değişeceği bir geleceğe doğru yönlendirmektir."

Yeni yönetim, işe, 1950 sonunda Türkiye'den ayrılan Prost'un estetik açıdan şehrin tarihine ve ruhuna uygun, ancak aşırı hızlı nüfus artışı yüzünden sosyal ve ekonomik açıdan yetersiz kalan planını revizyona sokmakla başladı. Ardından Menderes işe el koydu ve şehre ilk kazma 25 Eylül 1956'da vuruldu. Menderes, şehrin 2.600 yıllık tarihini gözardı ederek ve kapitalist dünyanın o günlerdeki ekonomik tercihi olan petrol ve otomobil tüketiminin mecburi istikameti olan karayolculuğu esas alarak giriştiği imar faaliyetini "İstanbul'un yeniden fethi" olarak adlandırmıştı. Bir önceki devrin ‘merkezi planlamacı' zihniyetine inat, Menderes el yordamıyla hareket etmekte sakınca görmedi. Bir gazeteye verdiği beyanatta "plan iyi bir şey ama bunun için vakit ve nakit lazımdır" demişti. (Halefi Süleyman Demirel de "bize plan değil, pilav lazım" diyecekti.)

Menderes'in şehri hallaç pamuğu gibi atmasına neredeyse tek başına karşı koyan (geçen ay kaybettiğimiz) Mimar Turgut Cansever'e göre, Prost'un nazım planında önerilen yollar, yerinde bir inceleme yapılmadan, masa başında katlarca büyütülerek hayata geçirilmeye çalışılmıştı. Menderes döneminin Eski Eserler Müşaviri Mimar Behçet Ünsal ise Güzel Sanatlar Akademisi'nin önündeki yolun genişliğini soran uzmanlara, Menderes'in yerden aldığı bir taşı ölçek alarak cevap verdiğini anlatmıştı. Bu arada, bazı büyük mimarlar ise, "Siz bir dahisiniz, siz doğuştan mimarsınız" diyerek Menderes'i coşturuyorlardı.

Bugün rapor, ertesi gün yıkım
Menderes'in öylesine acelesi vardı ki, yıkılmak istenen binalara alelacele ‘maili inhidam' (yıkılmak üzere) raporu alınıyor, ertesi gün yıkım başlıyordu.1956'da danışman olarak getirilen Alman Plancı Prof. Hans Högg, Aksaray'dan Beyazıt'a uzanan Ordu Caddesi'nin 70 metre genişliğe çıkarılıp, dere tepe düz giderek, Çarşıkapı-Çemberlitaş-Sultanahmet yönünden denize kadar uzatılmasını istiyor, yolun etrafındaki tarihî yapıların ise ya kaldırılmasını ya da başka yerlere taşınmasını öneriyordu. Bu fasıldan, Eminönü-Unkapanı yolu dinamitlerle açılırken Rüstem Paşa Camii'nin duvarları ve eşsiz çinileri çatlıyordu. Beyazıt Meydanı belki on kez yıkıldı, on kez yapıldı. (Romancı Orhan Kemal "DP devri, yıkım, yapım, tekrar yıkım devri. Meydan indir, meydan kaldır devri..." diyecekti.) Marmara kıyısındaki güzelim koylar, kıvrımlar, toprak ve molozlarla dolduruldu. Menderes'in başarılı ‘basınla ilişkiler' stratejisi sayesinde, yıkımlar gazeteler tarafından "çok iyi oldu, şehrin ufku açıldı" diye kamuoyuna sunuluyordu.

Bu dönemde harcanan para, tüm Türkiye'nin şehirlerine harcanandan fazlaydı. Yıkımlar hazineye büyük yük getirirken, yıkılan 7.200'ü aşkın evin ve işyerinin istimlâk paraları zamanında ödenmediği için mülk sahipleri büyük sıkıntılar yaşıyordu. Öyle ki, Aksaray civarında, ‘istimlâk muhacirleri' diye anılan evsiz barksız bir kitle ortaya çıkmıştı.

Osmanlı İstanbulu'nun yokoluşu
1958'de getirilen İtalyan Plancı Luigi Piccinato "Üç şansınız var: Biri coğrafi durum, ikincisi mevzuat, üçüncüsü de Adnan Menderes" demişti. Bu üç şans(!) sayesinde, Vatan Caddesi, Millet Caddesi, Divanyolu, Edirnekapı-Beyazıt-Aksaray yolu, Sirkeci-Florya Sahil Yolu, Eminönü-Unkapanı yolu, Karaköy-Azapkapı yolu, Karaköy-Beşiktaş yolu, Barbaros Bulvarı, İstinye-Tarabya-Büyükdere yolu, Taksim-Şişli yolu, Kadıköy'de Bağdat Caddesi uğruna şehrin çehresi ebediyen değişti. İronik olan, Osmanlı İstanbulu'nun sonunu, muhafazakâr değerlere sahip olmakla övünen Menderes'in getirmesiydi.

"Yol-meydan-kavşak" (ve elbette otomobil ve benzin tüketimi) uğruna feda edilen tarihî eserler arasında Murad Paşa Hamamı, Simkeşhane, Hasan Paşa Hanı, Bayezid Hamamı, Fatih Külliyesi'nin Akdeniz Medreseleri, Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi ve Sıbyan Mektebi, Şirment Çavuş Camii ve Türbesi, Oğlanlar Tekkesi, Tevekkül Hamamı, Yusuf Paşa Çeşmesi, Çakırağa Camii ve Çeşmesi, Kâtip Çelebi Mezarı, İbrahim Ağa, Revani Çelebi ve Karaköy mescitleri vardı.

Radikal muhafazakârların ‘İstanbul'u yeniden fethi', 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle akamete uğradı. Menderes ve onun döneminde görev yapan beş belediye başkanı Yassıada'da, İstanbul'la ilgili tasarruflarından dolayı idamla yargılandılar. Ancak sanıkların kişisel çıkar sağlamaya yönelik faaliyetlerine rastlanmadığından dava beraatla sonuçlandı.

Haşim Baba
Daha önceleri Belediye Meclisi tarafından seçilen belediye başkanları, 1963'te çıkarılan bir yasa ile halk tarafından seçilmeye başladı. Bu yolla seçilen ilk belediye başkanı, CHP'li Haşim İşcan'dı. Osmanlı döneminin büyük devlet adamlarından Ahmed Cevdet Paşa'nın oğlu olan Haşim İşcan, Tekirdağ, Erzurum, Antalya, Bursa ve Samsun valilikleri yapmış, bu şehirlerde 400'den fazla ilkokul açmış, hastane, liman, stadyum, halkevi gibi kamu binaları inşa etmiş; Balkan ülkelerinden gelen göçmenlere yönelik başarılı çalışmaları ile göz doldurmuştu. Döneminde 1.500 kilometre yol, Şehremini, Çarşıkapı, Karaköy, Unkapanı, Saraçhanebaşı yeraltı ve yerüstü geçitleri, Galata Kulesi'nin restorasyonu, Taksim Gezisi'nin düzenlenmesi, Florya'nın turistik açıdan geliştirilmesi gerçekleştirildi. Halk arasında ‘Haşim Baba' diye anılan Haşim İşcan 1968'de beyin kanaması sonucunda hayatını kaybetti.

Bitirirken
1960 sonrasında, büyük iç göçle şehir nüfusu katlandı; önce eski yangın yerlerine, sonra küçük mülk sahiplerinin sattığı eski evlerin yerlerine, ilk apartmanlar dikildi. Şehrin yeşil dokusu ebediyen tahrip edildi. Bununla da kalınmadı, şehrin en mutena semtlerinin etrafında gecekondu kuşaklarının oluşmasına göz yumuldu. Tarihi dokuyu yok etmek pahasına açılan yollar minibüslere, dolmuşlara terk edildi. Sonuç olarak, bir zamanların güzel mimarili şehri modernleşmediği gibi çirkinleşti. 1984'te İstanbul'u ikinci Hong Kong yapmayı hayal eden ‘iş bitirici' Bedrettin Dalan bayrağı devralacak ve İstanbul'un yatay ve dikey katliamına devam edecekti. Dalan döneminde Haliç kıyıları, korunmaya değer eser var mı yok mu araştırılmadan silmece yıkıldı, ama bu genel olarak olumlu bulundu. 36 metrelik Tarlabaşı Bulvarı uğruna yüzlerce tarihi bina yıkıldığında bu bazılarınca olumlu, bazılarınca olumsuz karşılandı. Ancak, İstanbul Surları'nın güya ‘restorasyonu', Boğaz'daki kazıklı yollar, Park Oteli rezaleti, yasadışı Gökkafes, yeşil alanların gökdelenlere tahsisi, yanlışlıkla(!) kesilen Kuruçeşme'deki ulu çınar Bedreddin Dalan'ın günahları hanesine yazıldı.

YorumlarYorum Sayısı: 30

Yazan: Dilek Öztürk[ATTACH=CONFIG]19658[/ATTACH] İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin resmi açılış töreni yapıldı. Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen törende birçok etkinlik düzenlendi. Haberin devamını buradan okuyabilirsiniz...

Yazan: MrTTelevizyondan gördüğüm kadarıyla gereğinden fazla gösterişli bir açılış gibi geldi. Biraz görgüsüzlüğe kaçılmadı umarım :(

Yazan: luminaFarklı bir estetik haz ya da hayranlık duyuran, herhangi bir özellik arz eden performanslarla başlamadı bu iş. Çırağan Sarayı'nda parayı bastıranın düğün eğlencesinden biraz halliceydi. Yine de bekleyip görelim diyelim. Umut dünyası.

Yazan: AZMİ AÇIKDİL2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul Kutlamalarına başlandı. 7 tepede 7 konserle! Kültürümüzün yerini alan pop müzik konserler ile, Tarkan, MFÖ, Kıraç falan.
Köprüde, alışılagelen havai fişek gösteri ile, bol bol konuşma ve sözde üst düzey davetliler ile, kendilerinin yani organize edenlerin dedikleri şekilde görkemli açılmış.
Bu haberler bir müddet daha gündemi işgal! eder.
Bekleyip görelim.

Yazan: Zeynep Güney2010 Avrupa Kültür Başkentleri İstanbul, Pécs ve Ruhr'un ortak projesi olarak hayata geçen "Geçici Kentler - 2010 Avrupa Kültür Başkentleri Arasında Diyalog" (The Temporary City - A Dialogue between the European Capitals of Culture 2010) projesi, düzenlenen uluslararası atölye çalışmaları ile üç kentin öğrencilerini biraraya getiriyor.

İdil Erkol'un yazdığı haberin devamına ulaşmak için: Geçici Kentler - 2010 Avrupa Kültür Başkentleri Arasında Diyalog

Yazan: Zeynep Güneyİstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu'nun dört üyesi ortak bir basın duyurusu yayınlayarak İstanbul 2010 Yürütme Kurulu Üyeliği'nden istifa ettiklerini açıkladılar. Basın duyurusunun altında Prof.Dr. Metin Sözen, Prof.Dr. İskender Pala, Nuri M. Çolakoğlu ve Gürhan Ertür'ün imzaları yer alıyor.

Habere ulaşmak için: İstanbul 2010'daki İstifalar Kesinleşti

Yazan: Burcu KarabasHabere ulaşmak için tıklayın.

Yazan: Burcu Karabasİstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'ndan başkan Nuri Çolakoğlu ve birkaç ismin istifa ettiğine dair basında çıkan haberlerin gerçeği yansıtmadığını, Çolakoğlu açıkladı. Haberlere ulaşmak için tıklayın:

2010 Avrupa Kriz Başkenti

İstanbul 2010 başkanı istifanın eşiğine geldi

Yazan: Burcu KarabasKüreselleşme sürecinin etkisiyle yeniden yapılanan İstanbul'u kültürel etkinliklerin sergilendiği bir sahneden çok kamusal bir kaynak olarak ele alan kurum, kapsamlı özelleştirmelerin ve geri dönüşü olmayan büyük ölçekli yenileme projelerinin kentte köklü yapısal değişikliklere neden olacağını savanİstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı; bu faktörlerin bir sonucu olarak kamusal karakterini kaybetme riskiyle ve yeniden yapılanma sürecinin getirdiği sosyo-ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalan kentin kamu bağlamında yeniden kazanılması için sivil girişimlerde bulunulması gerektiği inancını taşıyor. Ajansın bünyesinde bulunan Kentsel Uygulamalar Direktörlüğü, bu hedefler doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor.

Restorasyon projeleri ve tasarım etkinlikleriyle ilgili haberimize ulaşmak için tıklayın.

Yazan: Burcu Karabasİstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Kentsel Uygulamalar Yönetmenliği, İstanbul’un kültür mirasında önemli bir yere sahip olan Eminönü, Kapalıçarşı ve Tarihi Hanlar Bölgesi’ni “Made in / Guide for Kapalıçarşı” adlı bir projeyle ele alıyor.

Bölgenin sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkarmak amacıyla başlatılan proje kapsamında gerçekleştirilen ilk uluslararası katılımlı atölye çalışmasının sonuçları, yapılan bir sunumla sergilendi.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Bütün yorumları forumda okuyun!
Haber Arşivi
Haber Bölümleri
Etiketler
Aktörler
Haber Etiketleri
Bu haberde kullanılan etiketler:
Bu haberde etiket bulunmamaktadır.
Haber Aktörleri
Bu haberde adı geçen aktörler:
Takip ettiğimiz aktörlerin bu haber ile ilgisi bulunmamaktadır.