Kozzy

GazetePARC E-Bülteni

 
E-Bülten Arşivi
Vakko Moda ve Power Medya Merkezi

Haberler

Forumda tartışYazıları büyütYazıları küçültBu sayfayı yazdırBu sayfayı arkadaşına gönderBu sayfayı rapor et

Mimarının Ağzından "Masumiyet Müzesi"

Tarih: 29 Eylül 2008 Yazan: Burcu Karabaş
Orhan Pamuk'un geçtiğimiz Ağustos ayı sonunda piyasaya çıkan "Masumiyet Müzesi" adlı kitabı, yazarın uzun zamandır beklenen ve merak uyandıran bir eseri olmanın yanı sıra, Pamuk'un henüz kitabına başlamadan görüştüğü Prof.Dr. İhsan Bilgin'in romana adını veren müzenin dönüşüm projesini tasarlamasıyla mimarlık camiasının da dikkatini çekti. Bir romanda kurgulanan mekanın dünyada gerçekleştirilen ilk örneği olan Masumiyet Müzesi'ni, mimarı İhsan Bilgin'le konuştuk.


Fotoğraflar: Arkitera Mimarlık Merkezi

Burcu Karabaş: Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanında bahsedilen ve kitabın sonundaki haritada işaretlenen Çukurcuma’daki ev gerçekten var mı ve müzeye dönüştürüldü mü?

İhsan Bilgin:
Roman kahramanı Füsun’un ailesi ve kocasıyla birlikte yaşantısının ince ince tasvir edildiği apartman Çukurcuma Caddesi üzerindeki 24 no’lu Brukner Apartmanı. Bina, caddenin Dalgıç Çıkmazı ile kesiştiği köşede bulunuyor. Kitabın ortalarından itibaren anlatının odağına yerleşen bina 1999 yılında Orhan Pamuk tarafından bu romanın nesnesi yapılmak üzere satın alındı. Kemal’in, kitabın ikinci yarısı boyunca Füsun ve ailesiyle vakit geçirdiği ortam burası. Anlatısını bu apartmanın mekân düzenine göre, bu binada geçecek şekilde kurguladı. Sonra da, yine tıpkı romanın devamında anlatıldığı gibi, hazırladığımız mimari projelerle müzeye dönüştürüldü; apartmandan müzeye dönüşme sürecinde Kemal (adına Orhan Pamuk!) dünyadaki müzeleri görmek, ilham almak için seyahatler yaptı. Şu anda inşaatı tamamlanmış durumda. Açılmak için sergilenecek nesnelerin toplanmasını ve sergilemeye ilişkin ince işlerin tamamlanmasını bekliyor...

BK: Nasıl başladı çalışma ve program nasıl tarif edildi?

İB: 1999 yılının Ekim ayında Orhan büroma geldi. Kar’dan sonra yazmayı planladığı romanın, Masumiyet Müzesi’nin hikayesini anlattı. Saplantılı bir aşk hikayesi olacaktı bu. Gerçek zaman ve mekânda geçecek, sahnesi İstanbul, ağırlıkla da Teşvikiye ve Çukurcuma olacak, 1970’lerin ortasında başlayıp 2000’lerde bitecekti. Kemal ve Füsun kısa süren tutkulu bir ilişki yaşadıktan sonra ayrı düşecekler ve sonra roman boyunca Kemal Füsun’u saplantılı bir biçimde yeniden kazanmaya çalışacaktı. Saplantısı Füsun ile sınırlı kalmayacak, onunla doğrudan veya dolaylı gördüğü nesnelere de sirayet edecekti. İlişkinin bir yandan iyice rutinleşmiş biçimde sürmesi, öte yandan bir türlü özlenen aşka dönüşememesi nesne saplantısını pekiştirecek ve patalojikleştirecekti. Birlikte geçirdikleri zamanları hatırlatacak her türlü nesneyi almaya (“çalmaya”) başlayacak, Füsun’u tamamen kaybettikten sonra da bunlardan bir müze yaparak saplantısını maddeleştirecekti...

Henüz yazılmamış hikayenin o gün için anlatılabilecek tüm ayrıntılarını birkaç saatte anlatıp bitirdikten sonra, bu müzeyi gerçekten yapmak istediğini söyledi. Çukurcuma Caddesinde bu müzeyi yapmak üzere aldığı apartmana götürdü beni. 60 m2 taban alanı üzerine oturan, 3 katlı, 3 cepheli küçük bir 20.yy başı apartmanı idi.

BK: Apartmanı gördüğünüzde ilk düşünceleriniz nelerdi?

İB: Doğrusu bir mimar olarak karşılaşacağımı hiç düşünmediğim bir problemle yüz yüze gelmiştim. Çünkü mimarlık pratiği gerçek mekânlar üzerinde işlem yapar. Hayali mekân üzerinde işlem yaptığında da, ya ütopyalarda olduğu gibi gerçekleşmemiş bir imkânı, bir ideali temsili düzlemde maddeleştirmeyi hedefler, zorlanabilecek sınırlara işaret eder, ya da distopyalarda olduğu gibi bir endişeyi, tehlikeyi ifade eder. Kuşkusuz ütopyanın ve karşıtı distopyanın ötesinde tutumlarla, mesela sinizm vurgusuyla da mekân temsilleri yapılabilir. Mimarlığın gerçeklikle ilişkisini ne kadar zorlarsak zorlayayım, Orhan’ın önüme koyduğu problemin benzerini bulmak güç oluyordu: tanımı gereği hayali olan edebi bir üründe tasvir edilen mekân gerçekliğe taşınacaktı...

Sadece mimarlık açısından değil, edebiyat açısından da karşılaşılmasına alışık olunmayan bir durum söz konusuydu. Edebi anlatılar hayali mekânlarda geçebildikleri gibi, gerçek mekânlara referansla da kurgulanabiliyorlardı. Bir romanın tamamen hayali, yani yazarının zihninde şekillenmiş bir ortam tasviri yapmasına alışığız. Romanların –tıpkı Orhan Pamuk’un sık sık Teşvikiye için yaptığı gibi- gerçek bir yeri kullandığına da çok şahit olduk. Üstelik gerçek ile hayali arasındaki ilişkiyi istediği ağırlıkta temsil edebilir, yeri hem kullanır hem de kurgusuna göre eğip-büker vs. Bu roman da hayali bir apartmanda, hayali bir yüzyıl dönümü Beyoğlu apartmanında, hatta düpedüz Brukner Apartmanı’nın kendisinde geçebilirdi. Bu örnekte bütün bildiğimiz edebi formları alt-üst eden şey, romanın bizzat mekânın kendisine müdahale edecek olması idi: Hayali bir edebi ortamda öyle yazılmış olduğu için bir apartman dönüşecek, ev olmaktan çıkıp müze haline gelecekti...

Bu ters-yüz olma durumu edebiyat ve mimarlığın yanı sıra müzecilik pratiği açısından da geçerliydi. Bambaşka dünyalara işaret eden ulusal müzeleri ve büyük müessese müzelerini bir yana bırakıp özel müzeleri düşünürsek, bunların ya özel koleksiyonlarla ya da özel kişiliklerle ilgili olduğunu görürüz. Yani ortada ya onu toplayandan, toplayanın kendine özgü ilgisinden kaynaklanan biriktirilmiş bir koleksiyon vardır, ya da bir biçimde sergilenmeye değer olduğu düşünülen -Goethe gibi, Soane gibi, Freud gibi- özel bir kişilik. Kısacası ortada ya nesne(ler) vardır, ya da özne. Burada ise hayal edilmiş bir ortam içinde geçen yaşantılar ve olaylar ile onların maddeleşmiş şekli olan romandan çıkılacaktı yola...

Aslında hepsi aynı kapıya çıkıyor: Her biri açısından da hayal ile gerçek arasındaki ilişkiyi ters-yüz eden, çarpıtan, yamultan bir durumla karşı karşıyaydık. Kuşkusuz hiçbir koleksiyonun nesnesi (ulusal müzelerinki bile) onu toplayanın muhayyilesinden bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla biriktirme ve teşhir işlerinde muhayyile ile madde, kurgu ile gerçek, özne ile nesne arasındaki karmaşık dolayımları akılda tutmak gerekir. Örneğin biriktirme ve teşhir tarihinin en ilginç örneklerinden olan ortaçağın Wunderkammer’leri (Ali Artun, müze tarihi konusundaki kapsamlı ve titiz çalışması olan “Müze ve Modernlik” kitabında “nadire kabineleri” olarak çeviriyor bu sözcüğü) saplantılı muhayyilelerin en esrarlı ve en çekici sahneleri olarak değerlendirilirler. Masumiyet Müzesi vakasını istisnai kılan ise, toplayan ve teşhir eden öznenin dolayımlı varlığıdır: Evet, adres eninde sonunda Orhan Pamuk’tur. Ama “eninde-sonunda”. Çünkü bu nesneleri önce hayalinde, sonra da gerçekte bir araya getirmek için -onu kendi de yaratsa- bir başkasına, Kemal’e gereksinim duymuştur. Bildiğim kadarıyla tarihte gerçek bir müze kuran ilk hayali kahraman olacaktır o...

BK: Nasıl başa çıktınız bu karmaşıklık ile?

İB:
Öncelikle şundan emindim: Bu ters-yüz olmalarla, yamulmalarla başa çıkmak için mimarinin gücünden yararlanmak gerekiyordu. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmak, yani sanki o hayali insanlar orada yaşamış gibi davranıp binayı olduğu düzeniyle muhafaza edip, içine toplanacak eşyaları yerleştirmek cazibe yaratmaya yetmeyecekti. İki nedenle: Birincisi, bina oldukça sıradan bir apartman yapısıydı. Odaları, merdiveni, sofası zaten içinde yaşamakta olduğumuz evlerinkinden farklı değildi. İkincisi ve daha önemlisi burada yaşamış olanların hayali olması ile ilgiliydi. Biz Edgar Allan Poe’nun veya Anna Frank’ın müzeye dönüşmüş sıradan yaşam mekânlarını ziyaret ediyorsak, bu onların yaşamını ilginç bulmaya hazır olmamızla ilgilidir. Onlar hakkında bir şekilde merakımızı uyandırmış şeyler biliyoruzdur ve yaşadıkları yerlerde, değdikleri eşyalar üzerinden daha fazla keşif yapabileceğimizi umuyoruzdur. Yani onlar hakkında hem merakımız bir kere uyanmıştır, hem de geride bilmediğimiz, hiç bir zaman da tam olarak bilemeyemeceğimiz şeyler kalmaya devam edecektir. Merak, ilgi, esrar bu aralıkta oluşur. Oysa en dikkatsiz okur bile bir roman kahramanının kitapta yazılanlardan ve imâ edilenlerden öte bir yaşamı olmadığının farkındadır. Zihnimizde kurmaya devam edebiliriz kuşkusuz, ancak onun nesnel, bizim zihnimizin dışındaki hayatı yazılanlarla başlayıp bitmiştir. Dolayısıyla o muhayyel hayatı temsil eden nesneler de, zaten o yaşantı hakkında bildiklerimizin tekrarından öte bir şey olma şansına sahip değildir. Dolayısıyla ister istemez kapalı bir devrenin içinde hareket etmek durumunda kalacaktık bu projede...

Kuşkusuz tek bir hamle ile üstesinden gelinebilecek bir problem değildi bu. Ama mimarinin gücünün bir başlangıç olabileceğini düşündüm daha işin en başında. Mimarinin gücü ile şunu kastediyorum: Öyle bir proje yapılmalıydı ki, bina hem sınırları, ölçüleri ve sentaksı ile bildiğimiz sıradan apartman yapısı olmayı sürdürmeliydi, hem de bu ilk göze çarpan özelliklerinden beklenmeyecek, onları zorlayan bir hamle yapmalıydı. Tansiyon bu özdeşlik-farklılık aralığında oluşabilirdi ancak. Orhan başta mekân düzeninin olduğu gibi muhafaza edilerek “enstelasyon”larla müzeye dönüştürülme fikrinde olmasına rağmen, bu kaygılara hak verdi. Daha ilk karşılaşmada konuştuk bütün bunları. Sorun “mimarinin gücü” olarak adlandırdığım bu hamlenin ne olacağı idi. Toplam 3 katlı 5x12 metrelik bir binanın sınırları içinde yapılması gerekiyordu bu hamlenin üstelik.


Brukner Apartmanı, 1999 - 2003
Fotoğraf: Cemal Emden


Birkaç görüşmeden ve binayı içten dönüştürme fikrinin Orhan tarafından benimsendiğinden emin olduktan sonra, bina kabuğunu tüm unsurlarıyla ayakta tutup iç düzenini ters-yüz edecek mimari strateji zihnimde oluştu. Yapısı gereği farklı dairelere ve odalara bölünmüş apartman binası, iki yeni unsur aracılığıyla, binayı dikine kesen bir galeri ve bir merdiven ile içten bütünleştirilecekti. Parçalı bir mekân kurgusundan yekpare bir mekân kurgusu türemiş olacaktı böylelikle. Merdiven sağır dördüncü cepheye yaslanacak, dairelerin ortasındaki servis grubu da boşaltılıp binayı merdivenden sonra bir kez daha dikine bütünleştiren bir galeriye dönüşecekti. Böylelikle küçük birimlerin artikülasyonu ile kurgulanmış apartman mekânı birbirine bağlanacak, yekpareleşecek, apartman müzeleşecekti. Kabuğun imâ etmeye devam ettiği apartman olma hali ile iç mekânın apartman düzenini imha eden yekpareliği arasındaki tansiyonla kurgulanmış oldu böylelikle yeni mimari tasarım...

BK: Bu süreçte Orhan Pamuk'un düşünceleri ne yöndeydi?

İB:
Orhan da severek benimsedi bu yeni kurguyu. Projeyi çizdik ve gerekli prosedürleri tamamladıktan sonra inşaata başladık. Proje bina kabuğunun ayakta tutularak içinin tamamen yıkılmasını gerektiriyordu. Yığma bina olduğu için cepheleri geçici desteklerle birbirine bağlayıp ayakta tutarak içini boşalttık. İçi boş bir kabuk kaldı geride. Sonra içine yeni kurguya göre Zihni Tekin tarafından yapılmış statik projeyle yeni bir çelik iskelet inşa ettik ve ayakta kalan cepheleri yeni iskelete bağladık. 2003 yılında tamamlandı kabuğun restorasyonu ve içerideki iskeletin inşaatı...

Binanın içi böylelikle galeri etrafında dönen ve merdivenle birbirine bağlanan yekpare bir sergileme alanına dönüşmüş oldu. Çatı katı Kemal’in müzeyi kurarken yaşadığı ve zeminindeki camdan müzeyi seyrettiği bir odaya, parselin arkasındaki küçük bahçeye açılan bodrum katı da müzenin kahvesine dönüştü.

BK: Nesneler nasıl sergilenecek?

İB:
Sergileme konusu Orhan’la aramızdaki bir başka gerilime işaret ediyor. Her şeyden önce ben bu işin mimarıyım. Sürecin kurucusu, yaratıcısı ve küratörü o. Benim rolüm, belki de bir daha hiç tekrarlanmayacak bu senaryonun gerçekleşmesine uygun zemin oluşturmakla sınırlı. Ancak tahmin edilebileceği gibi sergileme konusuna hiç kafa yormadan ilerlemem de mümkün değildi. Bir noktada, projenin tamamlandığı ve inşaatın başlamasına yaklaşıldığı bir noktada bir sergileme stratejisi önerdim. Oldukça radikal bir öneriydi. Zeminler, duvarlar ve tavanlar içeriden kumlanmış camlarla kaplanacaktı ve nesneler şeffaf/ince sicimlerle tavanlardan sarkıtılacaklardı. Böylelikle x, y ve z koordinatlarının birbirine karıştığı, ışığın kumlanmış camların süzgecinden kontursuz olarak süzüldüğü, keskin çizgilerin eridiği uzaysı bir mekânda izleyiciler nesnelerle birlikte yüzeceklerdi. Yerçekimini, ağırlığı, koordinatları askıda bırakan bir alımlama dünyası oluşacaktı. Nesneleri izleyicilerden olduğu kadar birbirlerinden de koparacak bu öneriyi fazla soyut buldu Orhan. Vurgunun nesnelerden ziyade mekâna yapılmış olması rahatsız etti onu. Fazla estetize edilmiş buldu. Nesneler tesadüfileşiyor, herhangileşiyor, aralarındaki romanda ince ince işlenen örüntüler askıya alınmış oluyordu. Kahramanınını, onun tek tek nesneler aracılığıyla yaşadıklarını ciddiye almamakla suçladı beni. Kendi açısından haklıydı. Ben kendi kurguladığım mekân senaryosunu izleyerek, senaryoyu sonuna kadar zorlayarak çözmeye çalışıyordum sorunu.

BK: Kemal’in müzeyi kurmaktaki amacı “zamanı mekâna dönüştürmek”se (s.564), bu “soyutlamak” ve somuttan uzaklaşmak anlamına gelmiyor mu?

İB:
Evet, ben de öyle düşünmüştüm başlangıçta. O zaman roman henüz yazılmamıştı. Roman yazıldıktan, Kemal’in ne yaşadığı belli olduktan sonra anladım ki, Kemal öyle yaşamıyor. O tek tek nesnelere işaret ettikleri hatıralar üzerinden anlam vermekten vazgeçmiyor hiç bir zaman. Füsun’a olan saplantısından özgürleşip, onun üzerinde işlem yapıp başka bir faza geçmiş olmuyor. Sanatsal yaratıyı kışkırtacak bir epiphany yaşamıyor. Bir aşık olmaktan sanatçı olmaya doğru evrilmiyor. Yaşadıklarının sanatsal temsilini Orhan Pamuk’a devretmesi tesadüf değil bu bakımdan. Müze yapma sürecini, saplantısını pratik bir faaliyete dönüştürme olarak yaşıyor. Sözünü ettiğin “..tek tek eşyaları değil, mekânın derinliğini geceleri içinde hissetme..” ve “zamanın mekâna dönüşmesi” ile ilgili sekans da zaten müzeyi kurmaktaki amacı değil, müze bittikten sonra nesneleri yukarıdan seyrederken hissettikleri...

BK: Kemal’in eve değil, eşyalara bakmaya ihtiyacı var. O halde bu müzeyi kurarken kendi ihtiyacını mı, ziyaretçinin ihtiyacını mı gözetmesi gerekiyor? Ziyaretçi için ne öngörüyor, kendi hissettiklerini algılamasını mı, yoksa sadece objeleri izlemesini mi?

İB:
Yaşadığı obsesyonu, saplantıyı ebedileştirmeye çalışıyor. Bunun için dünyada erişebildiği tüm müzeleri geziyor. Özellikle de tuhaf ve saplantılı olanlara odaklanıyor. Bununla da kalmayıp meczupluğun sınırında dolaşan koleksiyonerleri buluyor. Yani müze kuracak imkânı bulamamış olanlarla da ilgileniyor. Kendine benzettiği herkesle, kendi yaşadığına benzeyen her şeyle ilgileniyor. Dolayısıyla müzesindeki objelerin yaşadıklarından bağımsız objeler olarak değil, saplantılı dünyasını ebediyen dışa vuracak aracılar olarak izlenmesini isteyecektir kuşkusuz.

Kemal’in yaratıcısı Orhan Pamuk’un roman tamamlandıktan sonraki kararı da bu yönde oldu zaten. Objeler romandaki anlatıya ve bölümlenmeye sadık kalarak sergilenecekler. Birbirleriyle romanda anlatıldığı şekliyle ve sırayla ilişki kuracaklar. Tabii bina çok küçük ve toplanan eşya çok fazla olduğu için bölümler ve bölümlerin içerdiği eşyalar anlamlı istifler teşkil edecek şekilde sergilenmek zorunda. Boyutları nedeniyle veya anlatı içindeki konumları nedeniyle bu gruplanmadan kopacak olanlar da ya tavana asılacak, ya da dolaşılan zemin üzerinde konumlanacaklar. Perspektiflerde temsil edilen sergileme düzeni buna göre hazırlanmış jenerik bir kurgudur. Orhan Pamuk tarafından belirlenecek nesne gruplarının sıralamasına ve kaplayacakları büyüklüklere göre yeni bir uygulama projesinin hazırlanması gerekiyor.Konuyla İlgili Linkler

YorumlarYorum Sayısı: 74

Yazan: luminaAdamı zorla pes ettirdiler nihayetinde. Yazık.

Yazan: ayasofyaİptal olmuş... [B]Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, AKB Ajansı'nın desteğiyle açacağı Masumiyet Müzesi projesini geri çekti [/B]Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı'ndan gelecek 754 bin 500 TL ile kuracağı ve son romanının adını taşıyan Çukurcuma'daki "Masumiyet Müzesi" adlı projesini ajanstan geri çekti. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un 2008'de yayımlanan aşk romanı "Masumiyet Müzesi" ile eşzamanlı olarak aynı isimde açmayı planladığı ve kitaptaki Kemal karakterinin aşkı Füsun'un hatıralarını canlı tutmak için biriktirdiği objelerin sergileneceği müze projesi 'müzelik' oldu. Pamuk'un bu proje için satın aldığı İstanbul Çukurcuma'daki Brukner Apartmanı'nın restorasyonu 2003'te bitmişti. Kitabın 574. sayfasında da müzenin bulunduğu yerin haritası ve giriş bileti yer almıştı. Müzeyi açmak için Alman mimar çift Brigitte-Gregor Sunder'in düzenleme çalışmalarını bitirmesini bekleyen Pamuk, Şubat 2009'da kurduğu "Masumiyet Vakfı" aracılığıyla da İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı'na başvurarak projeye mali destekte bulunulmasını talep etti. Ajans da projeye 754 bin 500 TL tutarında destek olunmasına karar verdi. FAİZİYLE ÖDEYECEK Ancak AKB Ajansı'nın projeye verdiği destek, diğer desteklenen projelerle beraber "2010 Yağma Başkenti" başlığıyla HABERTÜKK'te yer alınca ajans bütçesinin kullanımı konusunda tartışmalar yaşandı. Ajans ise projeye desteğini sürdürdü ve müzenin önümüzdeki temmuz ayında açılacağını ilan etti. Ocak 2010'a gelindiğinde iki taksitlik ödeme de yapılmıştı. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Pamuk, AKB Ajansı Yürütme Kurulu'na bir mektup göndererek projeyi ajanstan geri çektiğini yazdı. Pamuk, mektubunda, şimdiye kadar alınan paranın da faiziyle birlikte geri ödeneceğini ifade etti. Ünlü yazarın ifadeleri karşısında şaşıran yöneticiler, Pamuk'un talebi yönünde hareket edilmesine karar verdi. Serkan Akkoç/Habertürk

Yazan: Selin BiçerNobel ödüllü yazarın yaklaşık 10 yıldır projelendirme çalışmalarını yürüttüğü Masumiyet Müzesi'nin hayata geçirilmesi için İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nda Genel Sekreter Yılmaz Kurt ev sahipliğinde geçtiğimiz cuma akşamı bir imza töreni düzenlendi. ilgili haberin devamını buradan okuyabilirsiniz...

Yazan: luminaBu ara, Delft Üniversitesi tarafından 1988 yılında basılmış, Adolf Loos ve Le Corbusier'nin mekan konstrüksiyonlarını ve bu konstrüksiyonun elemanter yapılarını inceleyen "Raumplan versus Plan Libre" kitabını tekrar gözden geçiriyorum. Kitap içinde Beatriz Colomina'nın "On Adolf Loos and Josef Hoffman" başlıklı makalesi buradaki tartışmayı başka yönleriyle de tetikleyebilecek malzemeyi sunuyor. Makale genel olarak, Loos ve Hoffman'ın modern dünyada yaşayan bireylerde, iç ve dış (mahrem/özel ve toplumsal/kamusal) ayrımlarının yarattığı şizofrenik parçalanmayı fark ederek (olumlanacak bir kaynak görerek) mimarlık üzerinden bu parçalanma ya da yarılmayla yüzleşmeyi seçtikleri düşünme güzergahlarına işaret ediyor. Makale içinden seçtiğim bazı ifadelerin buradaki konuyla ilişkisini kurmaya çalışmak iyi olabilir. "Loos için, "dış"ı "iç"in deneysel sürekliliğinde görünür kılmak ümitsiz bir çabaydı. (Çünkü) her ikisi birbirine indirgenemeyecek sistemler. İç, kültürün, nesnelere dayalı tecrübenin mekanını konuşurken, dış medeniyetin yani enformasyonun dilini konuşur. İç, dışın ötekisidir; aynı şekilde enformasyonun deneyimin ötekisi olması gibi. (For Loos it was hopeless to try to render the outside in the experiential terms of the inside. They are two irreducible systems. The interior speaks the language of culture, the language of the experience of things; the exterior speaks the language of civilization, that of information. The interior is the other of the exterior, in the same way as information is the other of experience.)" "Artık sabitlenmiş ve ebedi olan, konuşan şeyler tarafından korun(a)mayan modern insan, kendini anlamı olmayan nesnelerle kuşatılmış bulur. (No longer protected by the fixed and the permanent, by the things that speak, he (modern man) how finds himself surrounded by objects without meaning.)... İç dünya ve dış dünya ikiliği maske(si)yle (sabitlenmiş, ebedi, kendisi konuşan) değil sadece öznenin kendisi tarafından üstesinden gelinebilir. Modern insan, sanatçı ve ilk(s)el gibi, kendi içsel dünyasına uzanarak ve kendi yaratımı sayesinde evrende bir düzen tesis edip içinde bir yer bulabilir. (The duality of inner self/outside world can only be overcome by the subject, not by his mask. The modern, like the artist and the primitive, can only restore an order in the universe and find a place in it by reaching within himself and his own creation.)" "metropolisteki mahrem mekan ile sosyal mekan arasındaki fark (the difference in the metropolis between the space of intimate and the space of the social)" Masumiyet Müzesi yapısı da sanki bu yarılmayla yüzleşme (ya da yüzleşmeme) üzerinden tartışılabilir; aynı zamanda romanın kendisi de. Aşk mekanını sosyal bir mekan olarak düşünecek olursak romandaki melodramatikmiş gibi görünen kurgunun tam da bu modern, nihilist ve içsel dünyaya yönelen ve aslında orada(n) varolan insan hali üzerinde kafa yorduğu tartışılabilir: önemli olan aşkın kendisinden çok o aşkın kayıtlarını tutan ya da tuttuğu varsayılan nesneler (materyaller). Bu nesneler sayesinde aşk mekansallaşırken bir yapı tipi olarak müzeyi de üretir hale geliyorlar.

Yazan: MrTSayın Beyhan Bolak Hisarlıgil, yüksek lisans tezi; "Romanlarda temsil edildiği biçimiyle edebiyatta kurgulanmış mekan bir inceleme çalışması: Kara Kitap, Orhan Pamuk", 2000

Yazan: Simla Sunay Ozdemir Zileli kızgınlığını romanı baştan şöyle bir özetini geçerek gösteriyor bence. Bir roman eleştirisi böyle olmaz ki. Bir kere kitap özetlenmez. Okuyucuya ayıptır. Edebiyat dersinde okuduğunuz kitabın özetini yazar gibi olmuş bence. . Zileli'nin metinde özet az yer almıştır. Asıl Cumhuriyet Kitap Eki'nde iki hafta boyunca tam bir özet okumuş olmalısınız. Kitap tanıtımı-eleştirisi mutlaka kitabın tümden olmasa da bir özetini, içeriğini verir. Zaten karşıt fikrini açıklamak için kitaptan alıntılarken otomatikman özet gibi veriler ortaya çıkar. Aksi halde, o kitap üzerine yeni bi deneme yazarak kendi yazarlık egosunu egemen tutmaya çalışıyor gibi algılanır kitabı eleştiren kişi. Özellikle olumlu yazıyorsanız, kitabın ve yazarın bir adım gerisinde, gizlice var olmanız gereklidir. Bir elçisinizdir yalnızca. 500'deyim. Ölmeden bitirmek istiyorum. Allahım bu kitap tıpkı bir gökdelen gibi. Çok tekrar var.

Yazan: alpartKitabı okuyan herkes hayal dünyasındaki sarı ayakkabıyı çizip göndersin,bence bunlar aydan aya değiştirilerek sergilensin.Böylelikle müzede bir devinim olsun ve okuyucular müzeye katkıda bulunsun.

Yazan: ayasofyaMerhaba, Açıkçası Çılgın Türkler'in, bir kitabı körü körüne satın almak ve hatta korsanını basmada ne derece "çılgın" olunabildiğini anladığım bir kitap olarak görmekteyim. Arkasından yine Turgut Özakman'ın Çanakkale Savaşı'nı konu eden romanı Diriliş'in ise gerçekten iyi olmadığını düşünüyorum. Onun yerine en ucuzundan, en değerlisine kadar Çanakkale Savaşı kitapları biriktiren biri olarak Siperin Ardı Vatan'ı ya da Erol Mütercimler'in Gelibolu adlı çalışmasını öneririm. Kısaca Lumina'ya katılıyorum Çılgın Türkler konusunda. İkinci husus ise. İlk eleştirilerimde (Ki Zileli'yi okumamıştım ancak adı geçince okudum) ben de Türkçe'ye takılmıştım. Tutarsızlıklara ve yabancılar için yazılmış olduğuna falan filan. Ama gelin görün ki, benim derdim "anlamamak" iken, Zileli bence fena "kızmış". Bunları şu örneklerde görebilirsiniz. "Ancak yine de okura daha insaflı davranıp, bu tutkuyu vermenin bunaltmayan yolları bulunabilirdi.." "Yalnız, hesaba katılmayan bir şey var, o da Orhan Pamuk’un edebi derinlikten yoksun anlatımı..." Remzi Kitabevi Sitesi'ni kenara bırakalım. Biz burada neyi tarışıyoruz. Bize kötü bir roman okuttuğu için Pamuk'a mı veriyoruz veriştiriyoruz. Ya da neden romanda gösterge'nin mekan olduğunu anlayamıyoruz diye hayıflanıyoruz. Doğal olarak İhsan Bilgin'in şerhlerine katılıp katılmamayı mı? Zileli kızgınlığını romanı baştan şöyle bir özetini geçerek gösteriyor bence. Bir roman eleştirisi böyle olmaz ki. Bir kere kitap özetlenmez. Okuyucuya ayıptır. Edebiyat dersinde okuduğunuz kitabın özetini yazar gibi olmuş bence. Ben forumda aman kimsenin roman okuma zevkini kırmayayım diye renklerden renk beğenirken hem de. Burada da Lumina'ya katılmak durumundayım. Ben dahil herkese ufak bir öneri rica ve önlem. Pamuk'un genel olarak bizi şaşırtan özensiz roman yazmasını değil müzenin mekan olgusuyle yoğurulması ve iki sanat dalının (mimarlık ve edebiyat) ilişkisini tartışmalıyız. Bence bu kurgu ve ilişkiyi Pamuk romanında ortaya koyamıyor. Bütün yük mimarın üzerinde kalıyor (bence), üzerine de objeleri sunmak için seçilen ilk düşüncenin kabul görmemesi de beni şaşırtıyor. Pamuk romanlarını çok severek okumayan biri olarak beğenmemek ile kızmak arasında fark olduğunu düşünüyorum. Genel olarak ROMANIN VE YAZARIN, HEM MİMAR HEM DE OKUYUCU OLAN BİZLERİ, İMRENDİRMESİ GEREKEN, MEKAN-METİN İLİŞKİSİ DENEYİNİN, TÜRKÇENİN ÖTESİNDE BAŞKA KURGU ÖZENSİZLİKLERİ yüzünden baltalandığını düşünüyorum. Sadece aradaki kurguyu hala anlamamış olduğum için sıkıntılıyım. Sormayın çok canım sıkkın bu konuda. Yoksa sevmeden roman okumaktan değil. Hatta bir ara bir sayfada yanlış bulacak mıyım diye elimde kurşun kalem ile okudum. Zevksiz de değildi. :):) Ama asıl ilgilendiğim konu bu değil. Yani bu kurgunun, ilişkinin ileriki sayfalarda kuracağı beklentimi kırmamıştı. İhsan Bey'in şerhleri dışında, Pamuk'a sırf bunun için ahdım vardır. Kızgınlığım yoktur. Pamuk'u okumak ya da okumamak benim için önceden de (Kar muhalefeti yüzünden) baklavayı fıstıklı mı cevzili mi sevmek kadar önemliydi. Baklavayı sevdiğimden çok sorun olmuyordu. (Beni tanıyanlar göbeğimi bilirler) Müzenin sanırım statik sorunları yüzünden kitapla aynı anda ziyarete açılmadığına üzülüyor ve 10 yıl sonraki halinin ne olacağını düşünüyorum sadece şimdi. Teşekkürler.

Yazan: Simla Sunay Ozdemir Masumiyet Müzesi'nde ise, Kemal ile Pamuk nedense çakışık, simetrik bir ilişki temsiliyeti içindeymiş gibi aktarılıp sonra da kızılıyor gibime geliyor bana. Orhan Pamuk başka biri, Kemal başka biri, ki kitap zaten bunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor; buradaki İhsan Bilgin ile kitaptaki Mimar İhsan farkı gibi. Ben böyle bir karışım içinde olduğumu düşünmüyorum keza bir romanı yazmanın "temel" bir amacı vardır öyle ki bu amaçta kahramanlar yok olur ve yazarın fikri egemendir. Kemal'in varlığı altında pek çok Orhan Pamuk eleştirisi yapılıyor bu kolayca anlaşılıyor. Çılgın Türkler benzetmesi bana ve değerli editör Irmak Zileli'ye haksızlık ihtiva ediyor tam olarak kast bu değilse de. Bu ayrımı yapabilecek güçte okurlarız biz. Kötü bir örnek seçmişsiniz. Bir sanat eserine "kızmak" çok sığ bir davranış olur ve yine burada yaptığımız tüm mesai ve düşünce pratiğine, yazarken ortaya çıkan varsayımlara ve sorulara karşı haksız bir ithamdır.

Yazan: AZMİ AÇIKDİLUzun yazı ve yorumlardan sonra Sayın Ayasofya'nın ilk yorumuna gelindiğini (kitabı okumamıştı), yine Ayasofya Hocam'ın son yorumundan anlıyoruz (kitabı okumuş).
Zarfa bakıp mazrufu okuyabilen Hocam'ın, bu özelliğini eğitimciliğine mi vermek lazım ?
Yoksa, eğitimciliğine mi vermek lazım.

Bütün yorumları forumda okuyun!
Haber Arşivi
Haber Bölümleri
Etiketler
Aktörler
Haber Etiketleri
Bu haberde kullanılan etiketler:
Bu haberde etiket bulunmamaktadır.
Haber Aktörleri
Bu haberde adı geçen aktörler:
Takip ettiğimiz aktörlerin bu haber ile ilgisi bulunmamaktadır.